Sosyal

Neredeyse yarıladığım, #project365 vesilesiyle aldığım eleştirilere de, cevap olabilmesi niyetiyle, “sosyal medya” konumlandırmam hakkında  birkaç satır bir şey yazayım…
*
Sene henüz doksanların sonu, milenyumun arifesiydi. Bin bir dil döktükten sonra, sonunda aldırmayı başardığım bilgisayarım eve gelmiş, masamın orta yerinde yerini almıştı. Her gece kapattıktan sonra, şatafatlı örtüsünü de giydirmeyi ihmal etmiyordum… Tabi tabi, bir kısmımız yetişememiş olabilir ama o ilk dönem, bilgisayar öyle havalı, o denli sahip olması zor bir şeydi ki, havadaki tozdan korkulur, çoğu zaman yanında branda örtüleriyle satılırdı… Kocaman kocaman tüplü ekranlar, zamanla çalışmaya bağlı sararır, hatta karardığı olurdu. Bunun önüne geçmek için ise, birbirimize ne tür temizleme köpüğü kullandığımızı sorardık. Dolayısıyla yedek parça, aksesuar derken, paramızın çoğunu ona harcardık. Kadıköy’ün efsanevi Yazıcıoğlu İşhanı biz birinci nesil “bilgisayarcıların” mabedi gibiydi…
*
İnternete, kafelerden sonra ilk defa evimizde, dial-up denilen teknoloji ile bağlandık. Çevirmeli bağlantı diye Türkçeleştirilen bu teknoloji, ev telefonu hattını meşgul ettiği için, aile bireyleriyle tartışmaların eşiğine gelinirdi. Şimdiki evlerde, beğenilmeyen ve yavaş kabul edilen hızlar, o dönem hayali bile kurulamayacak seviyelerdi…
*
(O dönem yetişen ve akranlarımız olan bir kesim arkadaşımızla, internette yalnızca gezinmeyle yetinmeyip, o web sayfalarının nasıl çalıştığını merak ettik. Bu yüzden, web sayfaları yapmayı hedef edindik. Araştırmaya koyulsak, hala ücretsiz içerik barındırıcıların bir yerlerinde, mutlaka imzalarımızın bulunduğu sayfaların kalıntılarına rastlarız…)
*
İnterneti, iletişim aracı olarak ilk defa mIRC sunucularında kullandık. Seçtiğimiz ve giriş yaptığımız “nickname” başkalarınca kullanılamasın diye şifreliyorduk. Selam’ın yerini alan “slm’nin, nbr, asl’nin” doğduğu, çoğu zaman karşı tarafı tanımadan yazılan bir merhabaydı bu. Bir süre sonra ICQ ile tanıştık. Özellikle kısa olan ICQ numaraları çok havalıydı ve telefon numaralarımız gibi ezberimizde yer alırdı. ICQ’da daha çok, tüm dünyaya açılmayı sağlayan tanışmalara fırsat tanıdı. Sonra zaman içinde, yalnızca tanıdıklarımızla daha dirsek temasında kalmamızı sağlayan, MSN Messenger’a geçiş yaptık. Açıldığında, internete bağlanan bir bilgisayarın, başlangıç programları arasında, otomatik başlamayan bir messenger düşünülemez hale gelmişti. (Hatta bununla ilgili çok acayip, bir hırsızlık hikayem var. Denk geldiği bir yazımda anlatmak isterim.)İşte ben, tam bu dönemden itibaren hayatlarımıza artık “sosyal medyanın” girdiğini düşünüyorum.
*
Askerlik sonrası, neredeyse bir yıla yakın dahil olmamak için direndiğim, tüm mecralarda, adeta reklam bombardımanına uğradığımız, adını her duyduğumda, karşılama sayfasına kadar gelip o soğuk “üye ol” ekranını gördüğümde, vazgeçip, üye olmadan çıkmayı başardığım facebook furyasına, 2007 yılında sonunda ben de katılmıştım. Öncesinde myspace’i duymuş ve ilgilenmemiştim. O dönem Microsoft’un sonrasında sayısız kez adını değiştireceği, Live spaces’i ile ilgileniyordum.
*
Kişisel deneyimlerini, özellikle tanıyor olduğun ve ya tanıman olası, benzer ilgi alanlarına sahip diğer herkesle paylaşma fikri, kısa süre heyecan verici geldiyse de çok geçmeden yerini tertemiz bir klişeye ve çok geçmeden de amacından uzak noktaya, hızla taşıdı. Herkesin kendini diğer herkesten üstün gördüğü,  birbiriyle adeta en megaloman kim yarışına sahne olduğu yer haline geldi. Bu cam ekranın arkasında herkes, birbirinden daha iyi,  daha zeki hem de daha entelektüeldi. Ayrıca hayatların tümü toz pembe, kimse sürünmüyor, herkes gününü gün ediyordu. Facebook’a dışarıdan bakan bir göz, kimsenin çalışmak zorunda olmadığı, herkesin gezdiği, sürekli çılgın partilerde,  ve ya davetlerde olduğu sonucuna varabilirdi. İnsanlar sürekli yurt içi, yurt dışı gezmelerinde, yaz ya da kış tatillerinde, her hafta sonu “falanca yer kaçamağı” notlarına yer verdikleri paylaşımlarla, her gün biraz daha birbirlerinin gözünün içine sokmaya çalıştılar. Hediyeler alıp verdiler, çiçek gönderdiler, ev eşyası değiştirdiler. Doğum yaptılar, düşük yaptılar, cenazeye katıldılar. Ve bunu mutlaka her defasında birbirlerinin gözü önünde yaptılar. Herkes birbirinin üstüne çıkmaya çalıştı, yorumlarla birbirini ezdi. Bir an da her birimiz, bir diğerimizin sonradan görmesi olduk ve neredeyse gerekliliğini hiç tartmadığımız bir diğerimiz her ne yapıyorsa, bizde benzerini yapar olduk. Bir gezi fotoğrafının altına yazılan, ” falanca yere uğramadan gelmeyin, ya da şunu yemeden dönmeyin” notu, iyi niyetten çok uzaktı. Asıl söylenmek istenilen; “Ben senden önce gittim, oraları senden çok daha iyi biliyorum. Siz giderken biz dönüyoruz.” anlamı taşıyordu…
*
En son, terk etmek üzereyken, duyduğum örnekler arasında, birbirinin paylaşımına “beğeni” atmayan yakınların birbirlerine girmek üzere olduğuydu…
*
Oysa keşke herkesin, samimi bir şekilde kendi deneyimlerini paylaştığı bir ortam olarak kalabilseydi. Kimse kimsenin “duvarını” hiç durmak bilmeyen gönderileriyle, sanki yalnızca kendisine ait bir hakmış gibi kirletmeseydi. Herkes herkese saygılı olsa ve gerektiği kadar paylaşım yapabilmeyi ve kendini sınırlamayı bilebilseydi. Yalnızca beni görün ve sürekli beni beğenin güdüsünün önüne geçebilseydi. Bu hoşgörüye sahip olamayan, dört beş kişilik bir ailenin her bir ferdinin, aynı saldırganlıkla sürekli paylaşım yaptığını düşünün. Kafanızı çevirmeye fırsat vermeyen, sürekli kendilerini görmenizi istediğini düşünün.
*
Gündelik siyasetle, oturduğumuz yerden vatan kurtardık, şehit ya da cinayet belki bir kaçırılma ya da tecavüz olduğunda profil resmimizi kararttık. Gündemi takip ettik ya da tüm ülkenin çalkalandığı bir gün, konudan çok uzak paylaşımlarla tepki çektik. Sonra bir gün aile büyüklerimizde katıldı ve böylece zincirin eksik kalan, tek halkası da tamamlanmış oldu…
*
Öz eleştiri yapmam, dürüst olmam gerekirse, çoğu zaman akan suyun şiddetine, “ortamın gerektiriyor olduğu”, sürü psikolojisine uyan, buna benzer paylaşımlara yaklaşmış, hatta ben de nasibimi almış olabilirim. Ancak günün sonunda önemli olan, hatayı fark ettikten sonra hala bu hatalı gördüğüm davranışlarda ısrar etmiyor olmak. Zararın neresinden geri dönülmüşse, bunun kar olduğunu bilmek.
*
Sosyal medya, birbirimize hava atacağımız, gösteriş yapacağımız yer olmamalıdır. Altta kalmamak için, refleks halinde birbirimizin, her defasında üzerine koyarak, çığırından çıkan çöp paylaşımlarla dolmamalıdır. Bunun yerine, okunulan bir kitap hakkında tavsiye, altı çizilmiş bir not. İzlemeye değer film, çok güldüğümüz diziden bir alıntı. Zeka dolu bir oyun, görülmeye değer bir tavsiye… Elele verilerek tamamlanacak bir proje, birbirini teşvik edecek bir yürüyüş aktivitesi ya da pazartesi başlayacak bir diyet…
*
Belki bunu söylemek için çok geç kalınmış da olabilir ancak, benim en azından kendim için sosyal medya konumlandırmam tam da bunun gibi bir şey.
*
Hayat kısa, kuşlar uçuyor…
Faydası olmayan, boş şeylere zamanımız yok.