Sapiens

Sapiens kitabı altı çizilerek okundu. Bunlardan dikkat çeken bir kısmını aşağıda yani blog’umda merak edebileceklerle paylaşmayı düşündüm. Bu alıntılar, altı çizilen yerlerin bir kısmını gösterir ve kitabın özeti yerine geçmez. Aksine, ilgi duyanlar için tamamının okunmasını teşvik etmeyi hedefler…

***

Yaklaşık 13,5 milyar yıl önce, Big Bang olarak adlandırdığımız bir şeyle madde, enerji, zaman ve uzay ortaya çıktı. Evrenimizin bu temel özelliklerinin hikayesine fizik diyoruz.

Atomların, moleküllerin ve aralarındaki etkileşimin hikayesine kimya diyoruz.

Organizmaların hikayesine biyoloji diyoruz.

… takip eden insan kültürlerinin gelişimine tarih diyoruz.

Bu kitap, bu üç devrimin insanların ve diğer organizmaları nasıl etkilediğinin hikayesini anlatıyor.

Sevelim ya da sevmeyelim, büyük maymunlar adı verilen gürültücü ve büyük bir grubun üyesiyiz.

Yalnızca 6 milyon yıl önce, tek bir dişi maymunun iki kızı oldu. Bunlardan biri tüm şempanzelerin atası olurken, diğeri de bizim büyükannemiz oldu.

60 kilogram ağırlığındaki memelilerin ortalama beyin hacmi 200 santimetre küptür. En erken erkek ve kadının, 2,5 milyon yıl önce beyinleri yaklaşık 600 santimetre küptü. Modern Sapiens’in ortalama beyniyse 1.200-1.400 santimetre küptür.

Kadınlar daha da fazlasını ödemek zorunda kaldı. Dik bir duruş daha dar kalçalar demekti ve bu da doğum kanalını daraltıyordu, üstelik aynı anda bebeklerin de beyni giderek büyüyordu. Doğumda ölüm, dişi insanlar için ciddi bir sorun haline geldi. Bebeklerinin kafası ve beyni daha küçük olduğundan, erken doğum yapan kadınlar daha çok hayatta kaldılar ve daha çok çocuk sahibi oldular; doğal seçilim bu şekilde erken doğumlara hayatta kalma şansı verdi. Elbette böylelikle diğer hayvanlara kıyasla insanlar, pek çok hayati öneme sahip sistemleri henüz tam olarak gelişmemişken erken doğar hale geldiler. Bir tay doğumdan kısa süre sonra yürüyebilir, bir yavru kedi birkaç haftalıkken annesi yiyecek arayışı sırasında onu yalnız bırakabilir. İnsan bebekleriyse yıllar boyunca yardım, bakım, koruma ve eğitim için büyüklere muhtaçtır.

Daha yakın zamana kadar savandaki orta halli yaratıklar olduğumuz için hala korku ve endişe doluyuz, ve bu da bizi fazlasıyla zalim ve tehlikeli kılıyor. Ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel kötülük, bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor.

150 bin yıl önce, insanlar ateşin faydalarına rağmen hala güçsüz ve önemsiz yaratıklardı.

Biz Sapienslerin bir sıralar belki başka türden bir hayvanla cinsel ilişkiye girip çocuk sahibi olduğunu düşünmek rahatsızlık verici -belki de heyecan verici- bir durum.

Hoşgörü Sapines’in baskın özelliklerinden biri değildir. Modern zamanlarda bile ten rengindeki, lehçe veya dindeki bir farklılık bir grup Sapiens’in bir başka grubu yok etmeye çalışmasına sebep olabiliyor.

Bildiğimiz kadarıyla sadece Sapiens hiç görmediği, dokunmadığı veya koklamadığı varlıklar hakkında konuşabiliyor.

Bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

Birileri, milyonlarca insanı tanrılara, milletlere veya sınırlı sorumlu şirketlere inanmaya nasıl ikna eder? Bu başarıldığında Sapiens’e olağanüstü büyük bir güç verir, çünkü bu milyonlarca yabancının ortak bir hedef uğrunda işbirliği yapmasını ve birlikte çalışmasını sağlar. Kendi aramızda, sadece fiziksel olarak var olan şeylerden, örneğin nehirlerden, ağaçlardan ve aslanlardan bahsedebilseydik eğer, devletlerin, kiliselerin ve hukuk sistemlerinin kurulmasının ne kadar zor olacağını düşünün.

Zaman geçtikçe hayali gerçeklik daha da güçlendi; öyle ki bugün nehirlerin, aslanların ve ağaçların yaşamı hayali varlıklar olan tanrılar, milletler ve şirketlerin insafına kalmış durumdadır.

1789’da Fransız nüfusu, neredeyse bir gecede kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakıp halkın egemenliği mitine inanmaya başladı.

Avcı toplayıcılık devrinden beri insan beyninin küçüldüğüne dair kanıtlar var.

Saçsız doğan bebekler azgelişmiş kabul edilir ve hemen öldürülürdü.

Dünya’nın iklimi hiçbir zaman sabit kalmadığı gibi sürekli değişim halindedir.

Geçtiğimiz bir milyon yıl boyunca ortlama her 100 bin yılda bir buzul çağı yaşandı.

Wrangel mamutları, insanların adaya ilk ayak bastıkları dört bin yıl önce birden ortadan kayboldular. Sapiens’in suçu reddedilemez. Tarihsel kayıtlar Homo Sapiens’in bir ekolojik seri katil olduğunu gösteriyor.

Atalarımızın doğayla uyum içinde yaşadığını iddia eden doğaseverlere inanmayın. Eğer her şey şimdiki hızında seyrederse balinaların, köpekbalıklarının, ton balıklarının ve yunusların diprotodonlar, tembel hayvanlar ve mamutlar gibi yok olma ihtimali yüksek.

İnsanların zamanla daha zeki olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.

Nasıl bir şirketin başarısı çalışanlarının mutluluğuyla değil de banka hesaplarındaki liralarla ölçülüyorsa, bir türün evrimsel başarısı da DNA kopyalarının sayısıyla ölçülür. Ortalıkta DNA kopyası kalmazsa tür yok olur, tıpkı parası kalmayan bir şirketin iflas etmesi gibi.

Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır.

Her nesille birlikte koyunlar daha şişman, daha itaatkar ve daha az meraklı hale geldiler. (Neredeyse siyasi bir espiri gibi…)

Etki edemeyecekleri şeylerle ilgili endişelenmelerinin bir anlamı yoktur.

Tarih çok az insanın “yaptığı”, geri kalanların da tarla sürdüğü veya su kovaları taşıdığı bir şeydir.

Tarihteki savaşların ve devrimlerin çoğu gıda kıtlığından kaynaklanmamıştır. Fransız Devrimi’nin öncüleri aç çiftçiler değil, zengin avukatlardı.

MÖ 7000’de, o sıralar muhtemelen dünyadaki en büyük yerleşim olan Anadolu’daki Çatal Höyük’te, beş ila on bin arasında insan yaşıyordu.

1860’da Amerikan vatandaşlarının çoğu Afrikalı kölelerin de insan olduklarını ve dolayısıyla özgürlük hakkından faydalanmaları gerektiğini düşündüğünde, Güney eyaletlerini ikna etmeleri bir içsavaşa mal olmuştu.

Hammurabi Kanunları insanları üstün, sıradan ve köle olarak çok net bir şekilde ayırmıştı.

Bütün hiyerarşilerin hayal ürünü olduğu açıkça ortadadır.

Aynı tanrıya inanmayan veya aynı krala itaat etmeyen insanlar seve seve aynı parayı kullanıyorlar. Ladin, Amerikan dolarına bayılıyordu.

2006’da dünyadaki toplam para miktarı 473 trilyon dolarken, madeni para ve banknotların toplam değeri 47 trilyon dolardan azdı. Tüm paranın % 90’ından fazlası sadece bilgisayarlarda mevcuttur.

Geçtiğimiz beş yüz yıl, insan hakimiyetinin daha önce görülmemiş olağanüstü bir yükselişine tanık oldu. 1500 yılında dünyada yaklaşık 500 milyon Homo sapiens vardı. Bugünse bu sayı tam 7 milyardır. 1500 yılında insanlar tarafından üretilen toplam mal ve hizmetlerin bugünkü dolar üzerinden değeri yaklaşık 250 milyardı, bugünse yıllık üretim yaklaşık 60 trilyon dolar. 1500 yılında insanlar günde 13 trilyon kalori enerji tüketirken, bugünkü enerji tüketimi günde 1500 trilyon kalori. (Bu rakamlara dikkat edin, insan nüfusu 14 kat artmasına karşın üretim 240, enerji tüketimiyse 115 kat artmış durumdadır.)

İnsanların çelişkili şeylere aynı anda inanabilme kapasitesi muazzamdır. Bu yüzden milyonlarca Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi’nin aynı anda hem mutlak güç sahibi Tanrı’ya hem de ondan bağımsız bir Şeytan’a inanmasına şaşırılmamalıdır. Sayısız insan, iyi Tanrı’nın Şeytan’la mücadelesinde bizim yardımımıza ihtiyaç duyduğunu düşünecek kadar ileri gittiler.

Gautama’nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler.

Sürekli arzulamayan, acı çekmez.

Son üç yüz yıl sıklıkla, dinlerin giderek önemini kaybettiği ve sekülarizmin yükseldiği çağ olarak betimlenir.

Tarihin altın kurallarından biri, geriye dönüp bakınca bariz olarak görünen şeyin olay esnasında son derece belirsiz olmasıdır.

Tarihin insanlığın yararına dönük ilerlediğine dair kanıt yoktur. Galipler elbette kendi tanımlarının doğru olduğundan hep emindirler, iyi de neden onlara inanalım? Hıristiyanlar doğal olarak Hıristiyanlığın Maniheizm’e üstün gelmesinin insanlığın yararına olduğunu düşünürler ama eğer Hıristiyan dünya görüşünü benimsememişsek onlara inanmamızın hiçbir sebebi yoktur. Müslümanlar Sasani İmparatorluğu’nun çöküşünün insanlığa faydalı olduğunu düşünürler ama yine bu görüşler ancak Müslüman dünya görüşünü benimsersek anlamlı olur. Hıristiyanlık ve Müslümanlık yenilerek unutulmuş olsaydı, bugün belki de hepimiz daha iyi bir dünyada yaşıyor olacaktık.

Herkesi insanların iyiliği için çalıştığına inandıran milliyetçilik virüsünün, insanlardan çok kendisine faydası vardı.

Pakistan gelişmiş savaş uçakları alınca Hindistan da aynı şekilde cevap verir. Hindistan nükleer bomba geliştirdiğinde Pakistanda onun arkasından gelir, Pakistan donanmasını büyütür, Hindistan da ona cevap verir. Sürecin sonunda güç dengesi büyük ölçüde ilk durumunda olduğu haliyle kalır ama eğitim veya sağlığa harcanmış olabilecek milyarlarca dolarla silah alınmış olur.

İskoçya ve Danimarka gibi küçük Avrupa kralıklları bile Amerika’ya keşif ve fetih seferleri düzenlerken, İslam dünyasından, Hindistan’dan ya da Çin’den Amerika’ya ne keşif ne de fetih için hiçbir sefer yapılmadı.

Avrupalılar tarafından ele geçirilmiş kaynaklar ve zenginlik, en sonunda Avrupalıların Asya’yı da işgal edip imparatorlukları yok ederek aralarında bölüşmelerini sağladı. Osmanlılar, İranlılar, Hintliler ve Çinliler durumu fark edip gelişmelere dikkat etmeye başladıklarında artık çok geçti.

Avrupalı fatihler yeni imparatorluklarını daha önceki tüm fatihlerden, hatta yerel halktan bile çok daha iyi tanıyorlardı. Bu tür bir bilgi olmadan bir avuç Britanyanın yüz milyonlarca Hintli’yi iki yüz yıl boyunca sömürüp yönetebilmesi mümkün değildi.

18. YY’in sonlarına dek, Asya’nın dünyanın ekonomik merkezi olduğunu, yani Avrupalıların elinde Çinlilerden, Müslümanlardan veya Hintlilerden çok daha az sermaye olduğunu unutmamak gerekiyor.

Despot bir iktidar, yaygın çatışmalar ve yozlaşmış bir hukuk sistemiyle yönetilen petrol zengini bir ülke, düşük bir kredi derecelendirme notu alır, bunun sonucu olarak da, muhtemelen fakir kalmaya devam edecektir.

Ortalama bir İngilizin şeker tüketimi 17. yüzyılın başında sıfırken 19. yüzyılın başında sekiz kilograma çıkmıştı.

Neden çok sayıda insan enerji kaynaklarımızın tükenmesinden bu kadar korkuyor? Çok açık ki dünyada enerji sıkıntısı yok. Güneşin her gün bedavaya yaydığı enerjinin yanında fosil yakıtlar hiçbir şey sayılır.

1860’larda Fransa İmparatoru III. Napalyon, en seçkin konuklarına alüminyum çatal ve bıçak takımıyla servis yapılmasını emretmişti, daha önemsiz misafirlerse altın çatal ve bıçak kullanıyorlardı.

Her yıl ABD nüfusu diyetlere, dünyanın geri kalanının tamamındaki aç insanları beslemeye yetecek miktardan daha fazla para harcıyor.

Son iki yüz yılda değişimler o kadar hızlıydı ki… Bugün, otuz yaşında biri bile, kendisini dinleyen şaşkın gençlere “ben gençken dünya bambaşkaydı” diyebilir.

Günümüzde çoğu insan ne kadar barışçıl bir çağda yaşadığımızın farkında değil. 2002’nin rakamları daha da şaşırtıcı. 57 milyon ölümün sadece 172 bini savaşlar yüzünden ve 569 bini de cinayet sonucu gerçekleşmiş. (toplamda insan şiddeti kaynaklı 741 bin ölüm.) Buna karşılık 873 bin insan intihar etmiş. Ortalama bir insanın kendisini öldürme ihtimali bir terörist, asker ve ya uyuşturucu satıcısı tarafından öldürülme ihtimalinden daha yüksek.

Şiddetin azalması büyük ölçüde devletin yükselişiyle ilintilidir.

Ayak izi rüzgarın olmadığı ayda bozulmamış halde duran Neil Armstrong, 30 bin yıl önce Chauven Mağarası’nın duvarına el izini bırakan isimsiz avcı toplayıcıdan daha mutlu muydu?

Mutluluğa öncelik veren bir doğal seçilim mekanizması yoktur, yani mutlu bir bekarın genetik soyu tükenirken, mutsuz ebeveynlerin genleri bir sonraki nesle sorunsuz bir şekilde geçer.

Eğer seks bu kadar büyük bir zevkle birlikte gelmeseydi, çok az erkek bununla uğraşırdı.

Evli insanların bekarlardan veya boşananlardan daha mutlu olduğu doğrudur ama evliliğin mutluluk getirdiği anlamına gelmez bu. Neşeli bir biyokimya sistemiyle doğan insanlar genellikle mutlu ve hallerinden memnundurlar, dolayısıyla daha çekici partnerler olurlar ve evlenme ihtimalleri de daha yükselir.

Tamamen bilimsel bir bakış açısıyla bilebildiğimiz kadarıyla, insan yaşamının hiçbir anlamı yoktur. İnsanlar belirli bir amacı olmayan ve körlemesine ilerleyen evrimsel süreçlerin sonucudur ve faaliyetlerimiz ilahi bir kozmik planın parçası değildir. Dünya yarın patlayarak yok olsa, evrende hiçbir değişiklik olmazdı.

Geç modern çağdaki dünyamız, tarihte ilk defa tüm insanların temelde eşit olduğunu iddia etmekle gururlanırken, tarihteki en eşitsiz toplumu kurma ihtimali çok yüksek.

***

Ve burada yazmadığım, muhteşem olduğunu düşündüğüm bir “Sonsöz”ü var…