NMD Blog //Sinan Aydın

Zenci tadında ki, Beyaz bir adamın günlüğü!

Yapımcılığı Titanic ve Avatar’ın oscarlı yönetmeni James Cameron tarafından üstlenilen Sanctum konusu itibarıyla ilgimi çekmişti. Dünyanın ayak basılmamış ve hala keşfedilmemiş tek yerleri kalmış olan, yağmurların oluşturduğu doğal maraların keşfini ve keşfinde ki zorlukların anlatıldığı filmde sıradışı 3D çekim tekniklerine yer verilmiş. 108 dakikalık olan ve pek kalabalık olmayan oyuncu kadrosuyla kotarılan filmde,  Frank rolüyle Richard Roxburgh, Carl rolüyle Ioan Gruffudd, Josh rolüne Rhys Wakefield oynarken Victoria rolüne ise Alice Parkinson konuk olmuş.

Film’in imdb puanı : 5,7
Benim puanım : 6

Sinan Aydın tarafından, 2 Haziran 2011'da yazılmıştır. Sinema

İntikam Yolu

Nicolas Cage zaten artık ne yapsa beni şaşırtmıyor. Eski hayranlığım yerini iticiliğe bıraktı. Adam film makinası. Her yıl en az 2 filmi var. Sinema sektörü için bulunmaz nimet. Ancak açıkçası son dönemlerde ki filmlerini neredeyse izlemez oldum. Gerçekten çok kötü filmlerde oynadı.  Season of the Witch, The Sorcerer’s Apprentice, Bad Lieutenant, Ghost Rider aklıma bir çırpıda gelenler. :-/
Dolayısıyla Drive Angry’de çok ilgimi çekeceğe benzemiyordu. Ancak filmde yalnızca Nicolas amcam yoktu, güzel Amber Heard ve özellikle William Fichtner bu filmi izlemem için tercih nedeniydi…
Film senaryosunu okursanız, satanist, atayist böyle bilmem ne gruplar filan diyorlar ama ben bilmem genel olarak eğlenceli bir filmdi. Sevdim, William Fitcher’ın sahnesinde çalan soundtrack gibi,  ”THAT’S THE WAY I LIKE IT” :-)

Imdb puanı : 5,7
Benim ki ise : 7

İyi seyirler.

Sinan Aydın tarafından, 2 Haziran 2011'da yazılmıştır. Sinema

Monte Kristo Kontu

Ben bu filmi izledikten sonra şu fikri edindim : “Çok iyi filmler izlemek için, Hollywood yapımlarının dışına çıkmak gerekir.” Hollywood sinema sektörünü, ticaretten başka birşey olarak görmüyor. Acımasızca gelebilir ancak bu doğru. Son yıllarda damağınızda kalan kaç tane film izlediniz? Tuttuğunuz bir aktörün, artık yavan geldiği, birkaç gün sonra bile kurgusunu unuttuğunuz filmlerin sayısı arttı mı? O halde size Monte Kristo Kontu’nu öneririm. Geçmiş yılları konu alan yapısı belki önce benimde yanıldığım gibi size uygun olmayacağı düşüncesini uyandırabilir, ancak size şunu söylemeliyim film değişken merak uyandırıcı bir yapıya sahip. Başladığı gibi ya da en azından ön gördüğünüz gibi gitmiyor. Sizi şaşırtıyor, merak uyandırıyor ve sürüklüyor. E zaten bir filmden aşka ne isteriz ki öyle değil mi? :-)

Filmin gerçeğe yansıyan draması ise, yardımcı rolde oyanayan Richard Harris, bu güzel armağanı 2002 yılında sinema severlere hediye ettikten yalnızca birkaç ay sonra hayata gözlerini yummuş olması…

2 Saat’in biraz üzerinde, İngiliz yapımı olan bu filmi izlemediyseniz en kısa sürede izleyin derim.

Müthiş.
Imdb puanı : 7,6 benim ise : 9

Keyifli seyirler.

Sinan Aydın tarafından, 2 Haziran 2011'da yazılmıştır. Sinema

The Adjustment Bureau (2010)
Kader Ajanları

Kaderimizi biz mi kontrol ederiz? Görünmez güçler mi?
İnsanın kaderinde ki kişiyle tekrar karşılaşma ihtimali ne kadardır?
Kariyer, kaderin kaçta kaçıdır?
İnsan, kaderini kontrol edebilir mi?
***
Kader Ajanları, benim son dönemde izlediğim en iyi senaryo, en iyi kurgu…
Matt Damon her zaman ki gibi müthiş.
Imdb panı 7.1, benim puanım 8
Tavsiye ederim, harika bir filmdi…

Sinan Aydın tarafından, 2 Haziran 2011'da yazılmıştır. Sinema


Peter Howitt’in yönettiği 1998 yapımı Rastlantının Böylesi filminde olduğu gibi. Şöyle ki, filmin kahramanı Helen (Gwyneth Paltrow) evine dönerken metroyu bir saniye farkla kaçırır. O andan itibaren film, bu bir saniyenin bir ömürlük etkisini tüm hücrelerimize iyice anlatabilmek için iki bölüme ayrılır. Kayan kapıdan geçebilen ve geçemeyen Helen. Kader, zaman dışında kimseyle flört etmiyor. Bizimle iletişimi de sadece iki kelime üzerinden: keşke ve iyi ki…
http://goo.gl/usiHG
***
Bir şirkette halkla ilişkiler sorumlusu olarak çalışan Helen’in düzenli ve iyi bir yaşamı vardır. Fakat bir gün beklenmedik bir şekilde işten kovulunca hayatını tamamen değiştiren olaylar zincirinin ilk halkası yerini almış olur. İş yerinden çıkıp metroyla eve dönmeye karar veren Helen, metroda James adında yakışıklı bir yabancıyla tanışır. Eve vardığında ise yazar olan erkek arkadaşı Gerry’i yatakta eski kız arkadaşı Lydia ile yakalar…

Peki Helen, metroyu kaçırsa ve eve başka bir yoldan dönmek zorunda kalsa ve eve Lydia gittikten sonra varsa ne olurdu?
http://goo.gl/HVa5u
***
http://www.imdb.com/title/tt0120148/
***
Sliding Doors Trailer

Sinan Aydın tarafından, 25 Mart 2011'da yazılmıştır. Sinema

Eyyvah Eyvah 2, endişelerimi yersiz çıkartmasını bildi…
İlkini büyük hayranlıkla izlediğimiz filmin ikincisinin çekileceğini ilk duyduğumda, gerekli miydi diye düşünmekten kendimi alamadım. Sayısız örnek vardır ki; ilki tuttu diye o iştahla ikincisi çekilsin ancak büyük hayal kırıklığı yaşatsın. Neyse ki Ata, Eyyvah Eyvah’ı bir bütün olarak tasarlamış, yazmış, ikiye bölmüş ve öylece çekilmiş. Kesinlikle ticari, zorlama bir uzantı değil. Tek başına bir film ancak ikisini beraber izlemekte fayda görüyorum. Birincisinde hasta kaldığım, o ağaç altı rakı sofrası ortamının bir benzeri ikincisinde de var. Türk Sinemasında izlediğim en iyi seriydi,
Türk Sinemasında izlediğim en iyi komediydi.
Türk Sinemasında iyi gişe yaptı ancak halen hakettiği yerde olmadığını düşünüyorum!
Gişe sıralamasında ilk 10′a baktığımda Recep İvedik ‘in üst sıraları zorlaması, kanımın çekilmesine neden oluyor.
Aslında bu liste çok şey anlatıyor…
Film’in ilkine istinaden yazığım yazımda, içeriğinden bahsetmemiştim. İkincisinde de aynını yapacağım.
Yalnızca şu kadarını yazıyorum belkide en önemlisi de burası, Müjgan ile Hüseyin erdi muradına, biz çıkalım kerevetine :)
Seri olarak izlenmesi gereken muhteşem bir film. Harika bir komedi. Ancak yalnızca bu değil…
Ata, sinema sektörüne çok yakıştı. Yeni projelerini iştahla, sabırsızlıkla bekliyorum. İzlemediyseniz, gidin izleyin.
İyi Seyirler.
***
Öte yandan, Eyvah Eyvah 2′de hoş olmayan; filmden sonra ışıkların açılmasıyla karşılaştığımız o savaş alanı gibi manzaraydı…

Sinan Aydın
İzleyici

Sinan Aydın tarafından, 21 Ocak 2011'da yazılmıştır. Sinema

Türkiye’de 11 Şubat’ta gösterime girecek olan 127 Hours’u 10 gün kadar önce izleme fırsatım oldu. “Gerçek hikayeden” uyarlama olan filmin konu anlatımı oldukça sade ve sessiz gelişiyor…
Spider Man (Örümcek Adam) serisinde Peter Parker’ın zengin arkadaşı, Profesörün oğlu Harry Osborn rolünden hatırlayacağımız James Franco filmde Aron Ralston karakteriyle karşımıza çıkıyor. Film, 24 yaşında olan Aron Ralston’ın, kimseye nereye gittiğini haber vermeye ihtiyaç duymayacak kadar olan aşırı güveni beraberinde  dağcılık sporuna olan tutkusunu anlatıyor. Bunun fazlasıyla heyecan verici olduğunu düşünüyor. Keşfe gittiği yerlerde yanına çok temel malzemeler dışında birşey almaya bile gerek duymayan Ralston, el kamerası ve fotoğraf makinasını ise yanına almayı ihmal etmiyor! Son gezisinde işler onun için pekte iyi gitmeyen gencimizin ilerleyen saatler içerisinde önemli bir karar vermesi gerekecek. İzlerken macera, adrenalin, umut ve yaşama bağlılık arasında gidip geleceksiniz. Senaryo, oyuncu sayısı ve aksiyon bakımından az evvelde söylediğim gibi oldukça sade. Ancak sade olması sizi yanıltmasın. Akıcı şekilde kendisini izlettirmeyi beceriyor. Bana yıllar önce izlediğim Phone Booth’u (Telefon Kulübesi) hatırlattı. 2008′de birçok tartışmaları da beraberinde getiren 8 Oscar’lı Slumdog Millionaire (Milyoner) filminin İngiliz yönetmeni, Danny Boyle tarafından beyaz perdeye aktarılan bu gerçek öykü gösterime girdiği ülkelerin listelerinde hızla yukarılara tırmanmayı başarıyor. Bir buçuk saatin biraz üzerinde olan bu filmi seyrederken keyif aldığımı söyleyebilirim. Sevebilirsiniz…
İyi Seyirler.

Sinan Aydın
İzleyici

Sinan Aydın tarafından, 21 Ocak 2011'da yazılmıştır. Sinema

Otomatik Portakal ~ A Clockwork Orange

a-clockwork-orangeSanatsallaştığımı düşündüğüm şu son dönemde, 1966 yapımı Il buono, il brutto, il cattivo (Good, Bad and Ugly – İyi, Kötü, Çirkin)’de başladığım izlenimlerimi 1957 yapımı 12 Angry Man (12 Kızgın Adam) ile sürdürmüştüm… Bu 2 örneğe nispeten daha günümüze yakın 1988 yapımı Eddie Murphy’nin Coming to America (Amerikan Rüyası) olan filmindende aldığım “Sanatsallık(!)” hiçte azımsanmayacak kadardı…

Son dönemde nacizhane bünyemde ki değişme rüzgarları, yalnızca sinema kültürümde esintiler yaratmadı…

Şaraptan anlamayan erkeğin, asla tam anlamıyla gerçek bir jön olamayacağına kanaat ettikten sonra, seçim aşamasından servis şekline, kadeh tercihine, ideal sıcaklık seviyesi, içim şekli, beraberinde yiyilebilecekler ve diğer incelikleri saygıyla, itanayla yerine getiren kimselerle beraber bu kültürü icra etmek istedim…

Beyaz Şarapı neden tercih ettiği konusunda bile konuşmasıyla beni tatmin eden Murat’ın Otomatik Portakal  (A Clockwork Orange) teklifine kayıtsız kalmadım… Şaraptan anlayan birisi, henüz izlemediğim sanatsal bir film ve şarap’ın kendisini yanyana koyduğumuzda keyifli bir gece olacağı belliydi.

12-angry-men1957 yapımı 12 Angry Man (12 Kızgın Adam)’da iyi bir senaryo, mükemmel oyunculuk için fazladan teknolojiye, kostüme, makyaja ve zengin set arkası ekibine ihtiyaç olmadığını gördüm…

Good_Bad_Ugly_SE_DVD_eng1966 yapımı Il buono, il brutto, il cattivo (Good, Bad and Ugly – İyi, Kötü, Çirkin)’de uzun metrajlı kovboy filminde aksiyon sahneleri için animasyon, grafik, montaj teknikleri, 3D çalışmalar, dublör, sahte patlamalar olmadanda iyi iş çıkarılacağını gördüm. Sıkılmadan izledim. Fazlasıyla iyiydi. Filmde seçtiğim “Çirkin”di :)

coming-to-america1988 yapımı Eddie Murphy’nin Coming to America (Amerikan Rüyası)’nda ikili ilişkilerde maddi gücün, kadınlar üzerinde önceliklerini etkileyen sebepleri, anlatımı, kurguyu, oyunculuğu beğendim. Herşey açıkça anlatılıyordu…


GetAttachment
1971 yapımı A Clockwork Orange (Otomatik Portakal)’da ise iyi bir arkadaş Murat, spesifik beyaz bir şarap, soğutulmuş kadehler, eski kaşar, küba purosu, projeksiyon, rahat koltuk olmasına rağmen henüz bu ağırlıkta sanatsal filmi yorumlaya uzak olduğumu gördüm… Terabytlarca film arşivimin olması, her tür filmi bolca izlemem, yorumlama kabiliyetimin bu denli geliştiği anlamına gelmiyor…

Hazır değilseniz, izelemeyin…


Sinan Aydın
İzleyici

Sinan tarafından, 22 Nisan 2010'da yazılmıştır. Sinema

eyyvah-eyvah1Cem Yılmaz’ın kıvrak zekasının ürünü “Yahşi Batı”‘dan sonra “Romantik Komedi”yi ne romantizme ne komediye koyabilmiştim. Ata sağolsun, “Eyvah Eyvah”‘ı ile beni eğlendirmeyi başardı…

Şimdi ben ne yazarsam, yazayım beni tanıyan dostlarım:
-Sen zaten, Türk Filmlerini eleştirel izliyorsun…
diye düşünecektir. Haklılar, eleştiririm…
Bende Türk olduğum için olabilir mi? :-) Eleştirelim ya da polyanacılık oynayalım?!? hangisi?

Evet, “Issız Adam” ile bir çıkış yakaladık, doğru. Ancak gördük ki “Romantik Komedi” “Ketche”li Color Correction’a rağmen genel olarak 10/5,5…

“Yahşi Batı” çok küfürlü olmasıyla eleştirildi. Evet kesinlikle fazla küfürlü. Küfreden bir millet olduğumuz için olabilir mi? Biz küfrederiz, hemde öyle yabancılar gibi “f*ck”tırıp geçmeyiz… Bilare, dolu dolu küfrederiz. Cümle başında, içinde, sonunda ederiz. Cümlenin türüne göre bağlaç, fiil ya da sıfat yerine… Tüm yaratıcılığımızla ederiz… Cem Yılmaz Türkiyede rakibi olmayan bir komedyen, çok zeki ve gözlemi çok yüksek. Öyle artistim havasında insanlardan kopuk değil aksine toplumun içinde dolaşan birisi. Hal böyle olunca oynadığı karakteri biz aslında çok iyi tanıyoruz…

Ata Demirer, filminde anlatmak için trakya insanını seçmiş. Bence çokta doğru etmiş. Gerçi şu sıra onunla aynı dönemde filmi oynayan, içimizden biri olduğu idda edilen, çam yarması, kültür yosması “doğulu”yu oynayan bir arkadaşta var ya neyse… Hani şu telefon operatörlerinin birinde reklam yıldızı olan adam… İsmi lazım değil… Trakya insanı sinemaya “cuk” oturmuş. Bir kere ışık var, renk var. Ayçiçek tarlası, rengi pak insanlar. Sinema çekimi bile izleseniz anlarsınız hangisinin “insan” olduğunu…

İzleyecek olanlara karnınız ağrıyacak gülmekten desem büyük beklentiyle gitmiş olursunuz. Eğlenmek için gidin, eğleneceksiniz…


Sinan Aydın
Yalnızca İzleyici

Sinan tarafından, 3 Mart 2010'da yazılmıştır. Sinema

everybodysfine

Herkesin Keyfi Yerinde…Evet, 5 Şubatta ülkemizde gösterime giren, Dram türünde 2009 yapımı, Kirk Jones’in yazıp, yönettiği “Everybody’s Fine” filmini diğer filmlerin aksine ismini Türkçeleştirmede çokta çuvallamamışız… Çuvalladığımız konulardan birkaçına değinmek işimede gelirdi aslında ancak beni iş yerinde izlediğim bu filmde neredeyse ağlamaya sevk eden, duygu seline sürükleyen, etkilendiğim yerlerine değinmek istiyorum daha çok…

Robert De Niro, Drew Barrymore, güzeller güzeli Kate Beckinsale ve Sam Rockwell aynı filmde olunca, konusunun dram olması izlemek için acele etmemem konusunda bana etken olmadı bu kez… 70′lerin sonu 80′lerin başında “Gangster” aksiyon filmlerinin muhteşem delikanlısı Robert De Niro’yu 90′ların başında yaşının ilerlemesiyle Komedi türündede fazlasıyla başarılı bulmuştuk. Onda ki az rastlanır yeteneği Senaristler ve Yönetmenler biz izleyicilerden çok daha fazla analiz edebildikleri için Dram türü içinde uygun görmüşler… İyikide öyle yapmışlar! Yüz ifadeleri, burukluğu, o anı derinden yaşamamızı sağlıyor… Eşini 8 ay önce kaybetmiş, emeklilikte yapayalnız kalmış, tüm vaktini bahçede oyalanarak geçirmeye çalışan, kendisinden uzakta yaşayan 4 çocuğu olan bir baba… Planlanan bir tarihte eski günlerde ki gibi masanın etrafında toplanabilecekleri bir yemek organize etmeye çalışmaktadır. Film, tamda bu noktada baba De Niro’nun buluşacak olmalarının heyecanıyla alışverişe çıkmasıyla başlıyor. Ancak sonrasında her birinin özel yaşamlarında ki bir konuyu mazeret göstermesiyle, yemek iptal oluyor. Bunun üzerine, De Niro, doktorunu ve kalp hastası olmasına aldırış etmeden her birine ayrı sürpriz yapmak üzere yollara düşmesiyle devam ediyor… Türlü ceremelerde çektiği bu yolculuk esnasında tanıştığı yol arkadaşlarına ise çocuklarından bahsetmeye nasıl can atan ve onlarla nasıl gurur duyduğunu gösteren bir baba izleyeceksiniz…

Kesinlikle çok beğendim, abartılı bir yaklaşımı yok. Sizi daha fazla etkilemesi uğruna gereksiz çabalara girilmemiş! Küçük ayrıntıları yakaladığınızda daha derin etkileniyorsunuz! Filmin isminin nerden geldiğini kendi anlatımıyla sona saklanmış olması, kalabalık masayı alan görüntü, kendi aralarında ki konuşmalar, dışarda mükemmel bir noel ışıltısı ve evin önünde peşpeşe duran “3″ otomobilin izleyiciye gösterilmesi, kapanış için fazlasıyla mükemmel olmuş… Kendi türünde ki bu filme 9/10 vermeyi bol keseden sallanmış olarak görmüyorum…

İzleyecek olan arkadaşlarıma, keyifli seyirler…


Sinan Aydın
Yalnızca İzleyici

Sinan tarafından, 13 Şubat 2010'da yazılmıştır. Sinema

E-Bülten :

VIDEO

Enter the video embed code here. Remember to change the size to 310 x 250 in the embed code.

TAG CLOUD

POPULAR