Akıllı!?

Akıllı olmak…
Aklını başından almak…
Akıl erdirmek,
Akıl vermek,
Akıllı geçinmek,
Aklından çıkmak…
*
Allah akıl sağlığımıza zeval vermesinde, çevremizde aklımıza yatan yatmayan artık her şey çok daha akıllı.
Bilgisayarlar, televizyonlar, telefonlar, klimalar, hatta fırınlar bile daha akıllı.
Akıllı vana, akıllı kombi gibi kavramlardan sonra, akıllı otomobiller ve akıllı dairelerde literatürümüze girdi…
“Akıl” her zaman sattırır. Bir şey akıllıysa, kıymetlidir.
Övgü unsurudur; hem güzel, hem akıllı!
*
“Aklın varsa, onu seçme beni seç…”
“Aferin, akıllıca olanı yapmışsın.”
“Aklına yatmadıysa, başka bir yere bakalım.”
“Aklın fikrin onda kalmış senin.”
“Şeytanın aklına gelmez, sende ki bu kurnazlık!”
*
Akıl, akıl, akıl…
Kime ne kadar lazım?
Kimde ne kadar var, kimde ne kadar eksik bilinmez ya; herkeslerde aynı da kullananı, kullanmayanı mı var’ı da bilinmez…
*
İltifat unsurudur da, iltifat seven var sevmeyen var.
Yinede kişinin kendi “güzelliğine” övgü yerine, “akla” gelen takdir daha kıymetlidir.
İlki yaratandan ise, ikincisi hem yaratandan hem kul’dandır da çünkü…
*
Ee… Etrafımızda ki her şey daha akıllı, kullandığımız günlük aletler daha akıllı olunca, tek’sek belki değil ama çift’sek her ne kadar “akıllı” olursak olalım, aptallık yapmayada çok yakınızdır aslında!
*
Sözüm ona ilişkinin saadetini düşünen bir dönemin kurnaz erkekleri, “napıcan olum karının senden akıllısını?” diye tek taraflı savunma ve müdafaa yöntemi “akıl” etmişlerdir. Bu düşünceye göre kendilerinden daha “akılsızıyla” ilişkiler daha “sorunsuz” gidecektir!?
*
Akıllı telefonların, akılsız çiftleri ayırdığını, sevgilisinin ‘facebook’ şifresiyle “aklını” bozanı gördüm ben…
‘Hacker’ oldu o arkadaş, o paranoyayla…
*
İlişkilerin sağlığı açısından, kendinden “akılsızıyla” olmak mı, o kadar da “akıllı” gözükmeyip, görmezden mi gelmektir doğru olan bilmem ama…
Şuna eminim, kendine ve karşındakine hayatı zorlaştırmak değildir kesinlikle.
*
Geçenlerde şöyle bir şey okudum : “Kıskanç olmayan erkek, kendini güldüren erkeklerden hoşlanır!”
Sanırım burada açıkça söylenmek istenen; eşini kıskanmıyorsan, ibnenin tekisin!
Tarihin derinliklerinde erkek kıskanç mı yaratıldı, toplum mu o güdüyü aşıladı, kadın mı bu durumdan haz aldı da, o sebep oldu bilmiyorum.
Ancak ilişkisini “canlı” tutmak isteyen, “nabız” kontrolü yapan ya da iltifat olarak kullanan ciddi bir kalabalığında kıskançlıktan nemalandığı biliyorum.
Bunun “akılla” ilgisi nedir derseniz, sadece yeri gelmişken bunun “akılsızca” olduğunu söylemek istedim…
*
Kıskançlık kavramını uzun zaman önce kendime güven ile açıklamıştım.
Şöyle ki; Güven, sevdiğin insana, sevgin kadar vermen gereken birşeydi…
Güvenmediğin insanı sevemezdin.
Sevmediğin insana güvenemezdin.
Sevmek gibidir, tercihtir.
Sevebilirsin, sevmeyebilirsin.
Güvenebilirsin, güvenmeyebilirsin…
Ama sevdiğin insana güvenmelisin…
Hem seviyorum hem güvenmiyorum diye bir şey yoktur. Ölümüne çelişkidir. Ömür törpüsü bir durumdur.
Kıskançlık arkası bitmeyen tartışmaları ve huzursuzlukları doğurur. İnsanın bir ilişkiden beklediği belki de ilk şey sonsuz huzurdur.
İnsan huzurlu olduğu yere, huzuru bulduğu insanın yanına kaçar.
Sevdiğin insana güvenmiyor, kıskançlıklarla huzurunuzu kaçırıyorsan, bu durum size dayatma bir mutluluk getirmez. Aksine o, bir yerde, biriyle huzuru bulacaktır.
Ancak o kişi siz olmayacaksınız!
*
Akıl, tanrının insanoğluna en değerli hediyesidir.
Kusursuzdur.
Hislerimiz, zevklerimiz hatta saplantılarımız aklımızdadır.
Aklımızla çalışır, aklımıza yattığı şekilde harcarız.
Yaşamdan keyif aldığımız, ya da hayalini kurduğumuz herşeyde yine aklımızdadır.
*
Aklımız önemlidir.
Allah, akıl sağlığımızı bozmasın!

 

:-)
“akıllı erkek + akıllı kadın = aşk

akıllı erkek + aptal kadın = ilişki
aptal erkek + akıllı kadın = evlilik
aptal erkek + aptal kadın = hamilelik

akıllı patron + akıllı eleman = kar
akıllı patron + aptal eleman =üretim
aptal patron + akıllı eleman = terfi
aptal patron + aptal eleman = fazla mesai”

micro USB kablo tamiri

Telefonunuzun (iPhone’unuzun değil, telefonunuzun :) ) şarj kablosunun, telefona giren kısmına bakın.
İşte onu tamir ettim.
*
Kablonun micro USB ucu içinde 5 tane iletken olduğunu göreceksiniz. Benim kablomda ki bir tanesi ise her ne hikmetse kaybolmuş…
*
Ne derler bilirsiniz; “Boş bakkal, *** tartar.”
Bugün, biraz boşta kalmış olabilirim. :-)

2014-02-26 13.49.58 2014-02-26 13.49.16 2014-02-26 14.48.02 2014-02-26 14.57.38 2014-02-26 15.06.51 2014-02-26 15.12.35 2014-02-26 15.18.26 2014-02-26 15.24.18 2014-02-26 15.28.14 2014-02-26 15.30.18

Aslında ben…

Küçük yaşlarımdan beri yazım alanında denemelerim süre gelmiştir. Ortaokul döneminde, öncesinde bir süre ailemin dahi bilmediği, yirmişer kıtaya yaklaşan şiirler yazardım… Öğrendiklerinden sonra da, nasıl bir imaj yaratmışsam kendimle ilgili, ailemi bile ikna etmek için daha kişisel şeyler yazmak zorunda kalıyordum. Fazla zamanımı almıyor, genellikle bir çırpıda çıkıyordu. Şu günlerde okuma şansımız olsaydı, muhtemelen eğleneceğimiz şeyler olurlardı. Konu çok önemli değildi. O an ki psikoloji yeterliydi. O sıralar sahip olmayı istediğim şeye gönderme ya da yalnızca aileme sitem içerebilirdi. Gelen tüm misafirleri esir alan bir seremoniye dönüşmüştü. Gurur duydukları çok belliydi ki, nasıl yapıp edip konuyu benim şiir yazdığıma getiriyorlardı. Her defasında salondan yüksek sesle sesleniliyor, misafirlerimize şiirlerimi okumam isteniyordu. Misafirlerimizin şaşkın bakışları, ailemin pohpohlaması ve okuldan aldığım birkaç ödülde eklenince, o dönemde gerçekten bu işe eğilimli olabileceğimi düşünmeye başlamıştım. Bu daha ne kadar devam etti tam hatırlamıyorum. Sonra birden bire o istek gitti, zorlasam da bir şeyler çıkamaz oldu. Her ne kadar sonrasında, birisine ithaf etmeyi arzulayarak yazmayı denediysem de asla o dönem ki gibi kendimi başarılı bulmadım… İlham perisi kaybolmuştu bir kere. Ya da beklentim artmıştı kendimden. Her nasılsa şiir yazmayı deneme ısrarımdan uzunca bir süre vazgeçiyordum…

*

Beni tanıyan hemen herkes, isim hafızamın ciddi kötü olduğunu bilir. Tanışırken ki o meşhur takdim sonrası bilin ki, yeni kişinin adını bana en az bir kaç kez daha söylemelisiniz. Çok sevdiğim filmin adını unuturum, en sevdiğim aktristin adını unuturum, “kankalarımın” demeyeyim ama ara sıra gördüklerimin adını kesin unuturum. İşte bu esnada “adamım”, “dostum”, “birader” gibi şeyler kurtarıcım olur. Öte yandan telefon numaralarını, beni hiç ilgilendirmeyen şirket araçlarının plakalarını ise nedensizce ve zahmetsizce ezberlerim… Doğum günleri gibi tarihleri çoğunlukla bilirim ancak asla gününde hatırlayamam. Sanırım orada da yine farklı bir sorun söz konusu.

*

Karakterim itibarıyla; hatır için gülümseyemiyorum, kızmışsam kızmışımdır saklayamam. Beğendim diyorsam, şüphesi aranmaz. Yorumsuzsam; bilin ki beğenmemişimdir ama zorluyorsanızda, gizlemem söylerim. Aman çok harikayım bak ne güzel övünülecek yanlarım var diye de anlatmıyorum tabi bunları. Hatta mütevazı olduğum şeylerin başında gelir kendimden bahsetmek. Yeni tanışıklıklarımda, aman böyleyim şöyleyim demek bi yana dursun, olumsuz olduğunu düşündüğüm  yanımdan başlarım kendimi anlatmaya. Çünkü bence kişi kendi olumsuz yanlarını anlatırken dürüst olmamasına imkan yoktur. Örneğin bahsettiğiniz şeyi çok iyi bilmiyorsam diretmem ancak eminsem, moralinizi bozana kadar uzatabilirim. Çok hatırlarım çocukluğumuzda; “hayır geçen araba o değildi” diye direten inatçı çocuklarla ve de dilimiz dışarıda, araba peşinde koşturduğumuzu…

Aslında bu bir ’14 Şubat’ yazısı olacaktı…

Tabiat çeşitli seslerle dolu, gök kuşağında ise pek çok renk vardır. İnsanlar birbirinden farklıdır. Kimi ya da neyi, neden sevdiğinizi sadece siz bilirsiniz. Herhangi birisinin, içinde hissettiği hislerin sizin hislerinize tamamıyla uyması olanaksızdır. Bu yüzden mesajlar hazır, ve ya kurdeleli hediye paketleri genel değil yalnızca kişinin kendisine özel olmalıdır.

*

Hatır için aramak, zorundalık hissediyor olmaktan dolayı bir şeyleri söylemek çok acı. Kurallara uygun ve doğru zamanı sizin için başkasının seçtiği zamanda, ya da hız limitlerini aşmadan doğru yerde, belli bir şablon içinde ve ya herkes için aynı anda, karşılaştırılabilir kılacak şekilde sevmek, sevilmek çok acı…

*

Aslında bu bir ’14 Şubat’ yazısı olacaktı…
Evet size kapitalist rejimin düzenbazlığından, kolları sıvayıp beklemesinden falan bahsetmeyeceğim. Hayır bunu yapmayacağım… Ben sadece sizin kimi, neden, ne zaman seveceğinize kimsenin karışamayacağını söylüyorum!
Ve bana kalırsa,”ne kadar” diye de bir soru şekli yok…

Flight – (2012)

flightFlight, yerinde bir tercüme Uçuş adıyla, 7 Aralıkta ülkemizde gösterime girdi. 2 saatin biraz üzerinde ki film, baş rolünde  karısından ayrı, yetişkin oğlunu göremeyen, iş etiğine ters bi ilişkisi ve ciddi alkol problemi de olan kaptan Whip Whitaker (Denzel Washington)’a yer vermiş. İlk bakışta kaçınılmaz ön yargılarımızla bitik bir karakteri izlediğimiz Whitaker, inanılmaz bir şekilde gelişen uçak kazasını minimum hasarla atlatmayı başararak bizi şaşırtacak ve birden bire halk kahramanı olacaktır. Ancak başta saydığımız bu kötü alışkanlıkları, mucize kurtarışının önüne nasıl geçecektir? Okumaya devam et